OYUNCULUK EĞİTİMİ- DERS 3 - OYNAMAK YAPMAKTIR

OYUNCULUK EĞİTİMİ

DERS -3 : "OYNAMAK YAPMAKTIR"

AKTÖRLÜK SANATI - Stella ADLER

Oynamak ve yapmak aynı şeydir. Oynarken, bir şey yapıyorsunuzdur; ama oynarken onu farklı bir şekilde yapmamayı öğrenmek zorundasınız.

Eylemlerin üzerinde bol bol duracağız. İlk eylemleriniz için sizden, çok basit şeyler yapmanızı isteyeceğim, isteseniz de sahtesini yapamayacağınız şeyler. Eninde sonunda, sahnede zor da olsa her şeyi bu basit şeylerde olduğu gibi aynen yapmak durumunda kalacaksınız.

Öncelikle kara tahtaya bakın, piyanoya bakın, basamaklara bakın, kapıya bakın, bana bakın, yeleğime bakın. Pekâlâ, şimdi tekrar edelim. Kara tahtaya bakın, piyanoya bakın, basamaklara bakın, kapıya bakın.

Çetrefilli bir şey değil. Eylemin ne olduğunun ya da ne gerektirdiğinin sorgulanmasını gerektiren bir durum yok.

Şimdi işi biraz daha ilerletelim. Sahnedeki en büyük sandalyeyi bulun. Yanmayan lambaları bulun. Gözlüklü insanları bulun.

Her iki egzersizde de size bir şeyler yapmanızı söyledim, siz de yaptınız. Bunlar yavru eylemlerdir; küçük, zavallı şeylerdir. Hepsi gayet yapılabilir şeylerdi. Her eylem de öğrenmemiz gereken de işte bu, eylemi yapılabilir kılmaktır.

Dikkatinizi çekerim, asla "Bulun,", "Bakın," ya da "Sayın," demedim. Onun yerine "Işıkları sayın,", "Sandalyeleri sayın,", "Gözlükleri sayın," dedim. Bir şeyi sayın, bir şeyi bulun, bir şeye bakın. Hep belli bir şeyi. Oyunculuk bir teorik bilim değildir.

Her eylemin bir yere bağlanması gerekir. Bir sonu olmalıdır, havada kalamaz. O bağlam da size sadece saymanızı söylesem işe yaram azdı. Ama odadaki mavi bluzları saymanızı istediğimde hemen işe yarıyor. Her eylemin bir sonu, bir amacı vardır. Bir eylem bitirilmediği sürece zayıftır.

Şimdi hepinizin birer partnerle eşleşmesini istiyorum . Partnerinizin giydiği en yumuşak kıyafeti bulun. Şimdi de partnerinizin göz bebeğinde parlayan en küçük ışığı bulun. Bu daha mı zor? Evet. Peki onu daha zor kılan nedir? Sonuç onu daha zor kılıyor, bu bariz. Yani sonuç eyleme bir güç veriyor, eylemi tanımlıyor.

Eğer sizden bileğinizdeki en geniş damarı bulmanızı istersem bu daha zordur. Sizden paketin üzerindeki renkleri saymanızı istesem bu daha da zor olur. Eylem in zorluk derecesi sonu tarafından belirlenir.

Geçen dersim izde sizden doğadan bir nesne getirmenizi istemiştim. Burada eylem nedir? Eylem doğadan bir nesneyi betimlemektir. Doğa üzerinde çalışmak her zam an işe yarar, çünkü doğa geniştir ve zam andan bağımsızdır. Çoğu zaman onu yaşamınızın bir demirbaşı olarak algılarız. Böyle yaparak yaşamı aşağılamış oluruz.

Bazen bir karı koca birlikte tatile çıktığında koca, "Aman Tanrım! Şunun ne olduğunu biliyor musun? Nötre Dame!" der, karısı da, "Evet, görebiliyorum ," şeklinde bir yanıt verir. İkisinin gördüğü Nötre Dame birbirinden tamamen farklıdır. Oyuncu olarak gördüğünüz her şeyi canlı kılmak zorundasınız.

Diyelim ki bu bir taş: "Kocaman bir taş gördüm , güzel bir taş. Griydi ve yüzeyi pürüzlüydü. Yosun tutmuştu, ama yosunlar ölüydü ve sararmıştı." Taşı görmeyen ya da söylediklerimi tekrar edemeyecek olan var mı? İşte bu kadar basit ve açık olmak zorunda.

Getirdiğiniz şeyi betimlemenin ne kadar kolay ya da zor olacağı hangi nesneyi seçtiğinize bağlıdır. Onu bana vereceksiniz, sonra da sahneye çıkıp anlatacaksınız; ben size onun hakkında bazı sorular soracağım .

Gönüllü var mı? Peki Sheryl. Gördüğünüz gibi Sheryl bir limon getirmiş.

STELLA: Biçimi hakkında bize ne söyleyebilirsin?

SHERYL: Minik sarı bir Amerikan Futbolu topu gibi, ama iki ucunda çıkıntılar var.

STELLA: Güzel Sheryl. Yüzey yapısı hakkında ne diyeceksin?

SHERYL: Pürüzsüz görünüyor, ama aslında yüzeyinde küçük noktalar var. Sarı renkte, ama tek tip bir sarı değil. Küçük noktalar aralarındaki alana göre daha koyu.

STELLA: Bravo Sheryl.

Limonu görebildiniz mi? Yani ben onu elimde tutuyor olmasaydım da onu başka bir odadaki başka bir kişiye anlatabilir miydiniz?

Bunun zor bir yanı var mıydı? Hayır. Sheryl hepimizin anlayacağı sözcükler kullandı. Ağdalı sözcükler kullanmayın. Ağdalı sözcükler ağdalı duygulara yol açar. Örneğin "ayırmak" diyeceğiniz yerde "birlikteliğine son vermek" gibi bir kalıp kullanmayın. Kasaptan bir kilo et istediğinizde, size "Yağlarını ayırayım m ı?" diye sorar, "Etin yağlarıyla birlikteliğine son vereyim m i?" diye değil. Oyuncular, sınıfın ve kütüphanenin akademik dünyasından daha çok kasaplık işindedirler. Bana âşık olacağım sözcükler söyleyin. "Birlikteliğine son vermek" bana yapmacık geliyor. Bana ulaşabilecek sözcükler kullanın, bağlantı kurmakta başarısız olacak sözcükler değil.

Sırada kim var? Pekâlâ Linda. Linda bize bir gül getirmiş.

LINDA: Gül kıpkırmızı.

STELLA: Sonra? LINDA: Yaklaşık on santim çapında.

STELLA: Matematik dersinde değiliz. Soyutlamalara ihtiyacımız yok. Görebilmek istiyoruz sadece. Bu şimdi kıpkırmızı mı?

LINDA: Hayır, kenarları pembe.

STELLA: Peki ya sapı?

LINDA: Sapı da koyu yeşil.

STELLA: Sonra?

LINDA: Yeşil işte.

STELLA: Sapı hakkında bize söylem en gerekenin hepsi bu m u? Sapla ilgili en belirli şey nedir? LINDA: Emin değilim.

STELLA: Dikenleri var! Gülün sapının en çarpıcı yanı dikenli oluşudur. Bazen en belirli şeyi saptamak ince ayrıntıları görmekten daha zordur, ama biz her şeyi görmeliyiz. Bu gül hakkında bize başka ne söyleyebilirsin?

LINDA: Güzel bir gül.

STELLA: Bu çok açık. Güle bir kez daha bak. Polenlerin olduğu yerinin kıvırcık olduğunun farkında mısın? Ne kadar yumuşak olduğunun farkında mısın? Bunlar basit gözlemler, ama partnerine bunları söylersen kesinlikle hatırlayacaktır, görecektir.

Partnerinizin sizin görüp anladığınız şeyleri görüp anlamasını sağlamak belli bir enerji gerektirir. Sadece sizin görüp anlamanız yeterli değildir. Bana gülü verdiğinizde bu sizin oyununuzdur. Gülünüzü hayal edersiniz ve geri verirsiniz.

Sözcükler yalnızca gördüklerinizin sonucudur. Tek başına sözcükler bir şey ifade etmez. Sözcükler ancak gördükten sonra gelir. O yüzden de sözcüklere çalışmanın ya da ezberlemenin hiçbir yararı yoktur. Üzerinde çalıştığınız fikirleri ve nesneleri öldürme riskine girmiş olursunuz.

Oyuncu olarak üzerinde konuştuğunuz şeyi sevmeyi öğrenmelisiniz. İmgeleriniz için doğaya, gerçek dünyaya, deniz, gökyüzü, çiçek gibi yerlere gidin. Sinemaya ya da televizyona, ya da başka bir "ikinci el gerçekliğe" başvurmayın. Malzemenizi yaşam dan alın, yemekten, hayvanlardan, giysilerden...

Günün birinde trenle Pisa'ya gidiyordum . Tren penceresinden şehri görmek mümkündü. Bir tren penceresinden kafanızı uzatıp Pisa Kulesi'ni görebilmek gerçekten sıra dışı ve heyecan verici bir deneyimdi. Yanımda oturan bir adamın elinde seyahat dosyası vardı. Pencereden bakmak yerine dosyasındaki kent resimlerini incelemeyi tercih ediyordu. Tabii ki Amerikalı'ydı.

Yaşayan imgeler için doğaya başvurmak gerek. Betimlemek için mekanik nesneler seçmeyin. Seçiminiz bir ampul, radyo ya da bulaşık makinesi olmasın. Onlar küçük ve soğuktur. Doğa uçsuz bucaksızdır. Sonsuza dek baki kalacak şeylere gidin, örneğin bir taşa ya da çiçeğe. Taş siz doğmadan öne vardı, şu an siz bakarken hâlâ orada; siz öldükten sonra da orada olmaya devam edecek. Taşın onu betimlenmeye değer kılan belli bir de boyutu var.,

Oyuncu olarak şunu fark etmelisiniz ki, gördüğünüz her şey, sadece var olduğu için birer mucizedir. Sonuçta bu mesleği seçtiniz, çünkü başka bir yaşam tarzı size imkânsız göründü. Oyunculuk kendinizi daha canlı hissettirecekti. Bu bağlam da, çevrenizde gördüğünüz şeyleri yaşatın ki sahneye çıktığınızda onları geri yansıtabilesiniz.

Güzel olan ne gördünüz? Onu bana da göstermelisiniz. Betimlemeniz üzerinde içinizdeki tüm heyecanı bana aktarabilecek düzeye gelene kadar çalışmalısınız. "Dünyadaki en zengin ve en derin kırmızı karanfili gördüm ." O karanfilin içsel gerçekliğini zorla yaratamazsınız, o içinizde olmalı. Ben onu tecrübe etmeden önce siz etmelisiniz.

Bize seçiminizin heyecanını yaşatmaksınız. Açıklama yapmayın. Bizi oraya götürün. Bize, size ait bir şey gösterin, hediye edin.

Betimleme, sözcüklerden fışkıran duygulardan daha az önem taşır. Heyecanı ortaya çıkaran şey sizin seçiminizdir. Seçtiğiniz hayvan, seçtiniz çiçek ya da yiyecek. Betimlemenizde soğukkanlı olmayın (Eğer fazla soğukkanlı olursanız anlatımınız kulağa bir oyuncunun değil de bir genel müdürün sözleri gibi gelir). Nesnenin dört bir yanını ayrıntılarla çevirerek anlatımınızı zenginleştirmekten çekinmeyin. Fakat açıklama yapmayın. İnsan gereğinden fazla sözcük kullanmamalı, sadece sevdiği sözcükleri kullanmalı. Betimlemenin çağrıştırdığı duygu, betimlemenin kendisinden daha önemlidir.

Sıra geldi birlikte yapabileceğimiz bir egzersize. Gökyüzüne bir bakalım. Acele yok. Onu görüyor musunuz? Ne renk? Mavi mi? Hangi renkle karışık mavi? Hep aynı tonda bir mavi mi? Mavinin tonu binalara yakın yerlerde yukarıdakinden farklı mı? Bulutların biçimi nasıl? Bilimsel adlarından bahsetmiyorum , sizin algıladığınız biçimleri nedir? Günün geri kalanını bulutları izleyip onları nasıl betimleyebileceğinizi düşünerek geçirebileceğinizin farkında mısınız?

Gökyüzüne iki saat önce baksaydık tamamen farklı olmuş ola­cağının, iki saat sonra baktığımızda da başka türlü olacağının farkında mısınız?,

Her eylem bir dünyada gerçekleşir. Sizden kırmızıları, beyazları ve mavileri özel durumlarda betimlemenizi istemem, onları kendi dünyalarına yerleştirmenin bir yoludur. Her eylem gerçekleştirişimizde, bu eylem in içinde gerçekleştiği dünyanın farkında olmalıyız. O dünyayı ne kadar dikkatle inceleyebilirsek eylemini gerçekleştirmek de o kadar kolay olur.

Sahneye çıktığınızda sahne donanımının sizinle konuştuğunu söylersem kaçınız beni anlar? Sahne donanımı işinizi kolaylaştırır, ama onları görmek ve duymak zorundasınız. Bir şeyi görüyorsanız o vardır ve bir şekilde canlıdır. Ondaki canı görün. Her şeye saygı gösterin, böylece her şey sizinle konuşur.

Bir sonraki adımsa, hayal gücünüzle günlük yaşamınızda olduğu kadar net görebilmek. Hayal gücünüzü yaratıcı biçimde işletmenin daha ötesi yoktur. Bu içinizde yıllardır saklı kalanları açığa çıkaracaktır.

Hayal gücünüz asla düşünmemiş olduğunuz şeyleri hatırlama becerinizden oluşur. Bunu kolaylıkla yapabilmeniz için belleğinizin ne kadar zengin olduğunu anlamanız gerekir. Hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bir banka hesabınız varmış gibi düşünün. Zira insanoğlunun belleği öyle bir işler ki, gördüğü, duyduğu ya da okuduğu hiçbir şeyi asla unutmaz.

Bildiğinizin çok küçük bir kısmını kullanırsınız. Her şeyi bilirsiniz, hepsi elinizin altında. Tek yapmanız gereken bildiklerinizi belleğinizden geri çağırmak. Bu yüzden de oyuncunun aklında müthiş bir malzeme zenginliği yatar, ama bu malzemenin açığa çıkacağı musluk sadece oyunlarda açılır. Siz doğmadan önce gördüğünüz, duyduğunuz ya da dokunduğunuz her şey bir yerinizde saklıdır.

Eğer sadece kendi neslinizin nabzını tutarsanız, kendinizi sokağınıza hapsedip nabzı sizinkine göre atmayan her şeyden kendinizi soyutlarsanız, dünyayı azat etmiş, her şeyi kendinize yabancı ilan etmiş olursunuz.

Amerikalı oyuncular genellikle ulusal ya da kişisel belleklerinin zenginliğini küçümserler. Bu bakımdan, kendilerini büyük ölçüde İngiltere'nin temel taşları olarak gören İngiliz oyuncularının tam tersidirler. Tipik bir İngiliz oyuncu, Shakespeare'deki kralı oynarken sanki çok da uzak olmayan bir akrabasını oynar gibidir. Sizin hiçbir akrabanız yok. Tüm geleneklerinizi ve tarih bilincinizi bıraktınız; bu size oyuncu olarak zarar veriyor.

Hayal gücünüz üzerinde egzersizlere başlamak için, bilgi dağarcığınıza daha çok değer vermeli ve kendinizi daha çok takdir etmelisiniz.

Oyunculuk, sözcükler hariç, her şeydedir. Gördüklerinizi aktarmakla o görme anını bizzat tecrübe etmek farklı şeylerdir. Birisi gazete içindir, diğeriyse sahne için. Eğer bir kadının bebeğini dövdüğünü söylerseniz bu aktarmaktır. Ya da "Şu bebeğini döven kadına bak. Ne kadar korkunç değil mi?" dersiniz, ki bu da sahne için fazla soğukkanlı olur. O anı yaşamalı, orada olmalısınız. Belli bir noktaya eğilirsiniz: "Aman tanrım , zavallı bebek, zavallı bebek...". Bunu yaptığınızda o an oradasınızdır, biz de izleyici olarak sizin gördüklerinizi aynen tecrübe ederiz.

"Şu zavallı ata bak, kamçı yiyor. Ne kadar korkunç," ... demekle, "Zavallı at kamçı yiyor," demek arasındaki farkı düşünün. Olayı şimdiki zamana taşıyarak gördüklerinizi gerçekten yaşamanızı sağladınız. Fark bugün olayı görmekle yarın onu gördüğünüzü söylemek arasındaki farktır. Bir çocuğa araba çarptığında önce çığlık ondan sonra tecrübe gelir.

Şu anda gördüğünüz ya da tecrübe ettiğiniz bir şey geçmişten hatırladığınız bir şeyden farklıdır. Bir doktor size iğne yapmak üzereyken, "O iğneyi istemiyorum , korkunç bir şey!" demenizin nedeni, daha önce iğnenin acısını yaşamış olmanızdır. Sonra evde annenize anlatırsınız: "Doktor bana bir iğne batırdı. Korkunçtu." Tabii bunların İkincisi daha pasiftir, ilkinin yakınlığına ve etkisine sahip değildir. İkincisi yaşamı hatırlamaktır, ilkiyse onunla karşı karşıya gelmek.

Buna karşın oyuncu bu tip durumlarda aşırı tepki verenin etkisiyle amaçtan sapabilir. Ben bir öğrenciye doktorun elinde upuzun bir iğne olduğunu ve az sonra onu kendisinin koluna saplayacağını söylersem , öğrencinin tepkisi gereğinden fazla hazır olabilir. Bu da içeriden gelen tepkinin iğneyi göz önüne getirerek veri­len tepkinin önüne geçmesinden ve dolayısıyla hissedilen bir tepki yerine yaratılan bir tepkinin verilmesinden ileri gelir.

Tepkiyi zorlamayla vermek yanlıştır. Tepki "doğmalıdır". Elim ­ de hayali bir çanak tutarken bir öğrenciye o çanağın içinde çok sıcak bir su olduğunu ve bana elini uzatmasını söylersem , o öğrenci anında kendini geri çekecektir. Kendinize demelisiniz ki, "Ben kendimi bunun olduğuna inandırmayacağım . Alışım yerli yerindeyse, bu gerçekten olacak."

Umarım oyunculuğun akşam tiyatroya geldiğinizde başlayan bir iş olmadığını kavramışsınızdır. Yaşamınızın her anını hazırlanmakla geçirdiğiniz bir iştir oyunculuk.

Ben normal çocukluk dedikleri şeyi geçirmedim , çünkü gördüğüm en iyi oyuncu olan babamla yaşıyordum.Stanislavski babamın bazı şeyleri nasıl yaptığını öğrenmek istiyordu.

Babam beni bir an bile rahat bırakmazdı. Sokakta yürürken bana birini gösterip, "Bak nasıl yürüyor. Ellerini kullanış şekline bak. Sesini taklit et," derdi.

Boş boş yürümemem , daima bir şeyler yapmam söylenirdi. Babamın gözleri asla durmazdı. Çocukları her şeyi taklit etmek zorundaydı. Uyuyup uyuyamadığımız umurunda değildi. Gecenin bir vakti bizi yatağımızdan kaldırırdı. Eşlik edecek biri de orada olurdu. "Kalkın ve öğretmeninizi taklit edin," diye em ir verirdi bize. Sürekli oynuyorduk.

"Gözlem! Gözlem! Gözlem !" derdi bize.

Günün birinde onunla tiyatroda bir locada oturuyorduk ve o sırada bir ötedeki locada oturan tikli bir kız gözüne çarptı. Onu inceledi ve derhal taklit etmeye başladı.

Bir dakika bile durmazdı. İşte böyle oyuncu olunuyor.

Eğitiminizi sınıfla sınırlandırma lüksünüz yok. Bütün evren ve tarih çağları sizin sınıfınızdır.

(Stella ADLER- AKTÖRLÜK SANATI adlı eserinden alınmıştır.)

milli-eğitim-bakanlığı

©2016 Replik Sanat Eğitimleri Kurumu ® Her hakkı saklıdır.

Bize Ulasin