OYUNCULUK EĞİTİMİ- DERS 5 -HAYAL GÜCÜNÜ GELİŞTİRMEK

OYUNCULUK EĞİTİMİ

DERS -5 : "HAYAL GÜCÜNÜ GELİŞTİRMEK"

AKTÖRLÜK SANATI - Stella ADLER

Burada bir müzik aletini öğrenmek için bulunuyor olsaydınız, ilk öğrenmeniz gerekenlerden bir doğru düzgün bir ısınma yöntemi olacaktı. Bir resitalden önce parmaklarınızın ve nefesinizin kontrolünün tamam en sizde olduğundan, enstrümanınızdan en iyi performansı alacağınızdan emin olabilmek için pratik yapacaktınız.

Oyuncu olarak bizim enstrümanımız bedenimiz, bu yüzden de onları zinde tutmak zorundayız. Örneğin piyanist olsaydık, klavye kendini saldığında işimizi nasıl yapabilirdik ki? Siz de kendinizi salmamalısınız. Sınıfa bakıp da askılarından düşmüş bir yığın mont görmeye tahammülüm yok.

Size daha önce de dediğim gibi, oyuncular kolay kolay hastalanmamak, yorulamamalı da. Onlar farklı bir sınıfa ait insanlar. Onlar teslim olmaz, kendilerini çekidüzen altında tutar, kendilerini disipline ederler, kendilerine iyi bakarlar. Tetikte olurlar, parlak ve ilginçtirler. Ortadirek evlilik yorgunluğuna kendilerini kaptırmazlar.

İçinde yaşadığımız toplumun, insanları rahatına düşkün olmaya sevk eden gevşekliği tiyatro adına iyi bir şey değil.

Yerli yerinde bir duruşumuz olmalı ki nefesimiz de düzgün olsun. Formda olmalıyız. Sahnede varlık gösterebilmek için muazzam bir enerjiye sahip olmalıyız.

Büyük İtalyan aktör Salvini hakkında harika bir öykü vardır. Ona 70 yaşındayken Romeo rolünü oynamasını teklif etmişler. Romeo'yu canlandırmak için son derece esnek olmalısınız. Her neyse, Salvini de Romeo'yu oynamaktan mutluluk duyacağını, ama esneklik kazanmak için yedi aya ihtiyacı olduğunu belirtmiş. Esneklik kazanma çalışmaları bir oyuncu için pek eğlenceli değildir, ama işimizi yapmamız için hayati önem taşır.

Salvini Romeo rolünde atlayıp zıplamak durumunda olduğu için esneyip pratik yapmış. Siz Salvini kadar yaşlı değilsiniz, ama daha az hazır olma lüksünüz yok. İyi durumdaki bir beden sizin standart haliniz olmalı.

Aklımızı da hazır tutmak için yapmamız gereken en önemli şey kondisyon çalışması. Hayal gücünü uyarmayı öğrenin. Enstrümanı hayata geçiren hayal gücüdür, onu bakımlı tutar. Kontak anahtarı gibidir, onsuz hiçbir şey işlev görmez.

Görüş yetinizi geliştirmek üzere egzersizler yaptık; kırmızı, beyaz ve mavinin farklı tonlan arasındaki farkları görüp o farklara nasıl tepki verdiğimizi ölçmeyi, çevremizdeki dünyaya bakıp onu özel ve tarihi kılanın ne olduğunu tahlil etmeyi, doğaya bakıp onun ne kadar zengin olduğunu, günün farklı saatlerinde gökyüzünün aynı küçük mavi parçasına bakıp da nasıl belirgin biçimde değiştiğini takip etmeyi öğrendik.

Ama en az bu denli önem taşıyan bir görüş biçimi daha var. İçinizde görmeyi öğrenmeniz gereken milyonlarca şey mevcut.

Amerikalı olmak enerjinizin posasını çıkarmış. Duygulan, anıları, içgüdüleri, geçmişi kesip atıyor. Neden? Çünkü biz "bağımsızız!'' Her istediğimizde sıfırdan başlayabileceğimizi sanıyoruz. Çok saçma değil mi bu? İlk doğduğumuzda bile taze bir başlangıç yapmıyoruz. Bir yaşam tarzının içine doğuyoruz. Bu sıkıcı, bireysel, benmerkezcil "gerçek" yaşam niteliğini aşmak için başkalarının yaşamlarına girmeye başlamamız gerek.

Şimdi kendi paha biçilmez iç deneyimlerinizin ötesine geçmenin zamanıdır. Ben sizin bakıp gördüklerinizi bir izleyici kitlesiyle paylaşabilmenizi istiyorum , kendi içinizde sıkışıp kalmanızı değil. Strasberg öldü. Oyuncunun tüm malzemesini sadece kendi yaşamından ya da deneyimlerinden çıkarıp da oyunculuk konusundaki seçimlerini ve duygularını buna göre belirleme lüksü yoktur. Büyük oyun yazarlarının fikirleri hem en hemen her zaman ,en iyi oyuncuların deneyimlerinden bile büyüktür.

Amerikalı oyuncuları sahnede oyun yerine kendilerini tecrübe etmeye ikna ederek onlara büyük bir kötülük yapıldı. Sizin tecrübeniz Hamlet'inkiyle aynı olamaz, tabii siz de onun gibi Danimarka Kraliyet Ailesi'nde bir prens değilseniz. Karakterin gerçekleri sizde değil kraliyet ailesinin koşullarında saklı. Hamlet'in ölümle yaşam arasında karar vermesi eylemi onun koşullarıyla örtüşmeli, sizinkiyle değil. Geçmişte mezuniyet balosuna kiminle gideceğiniz konusunda yaşadığınız çelişki yeterli değil.

Sahnedeki eylem ne olursa olsun, öncelikle koşulları yaratmalısınız. Stanislavski sahnede akşam yemeği yenemeyeceğini söylerdi. Demek istediği soyuttan belirgine doğru geçmeniz gerektiğiydi. Öncelikle bir bıçağınız ve çatalınız olur, sonra da dantelli örtüsü olan bir masa ve basit gümüş şamdanlar. Kısa süre sonra içinde yemek olan bir tabak ve çorba kaşığı gelir. Bütün bunlar eylemin, yani akşam yemeğinin doğasına uygundur. Eylemin koşulları her şeyden önce oluşturulmalıdır. Koşulları değiştirerek sahnenin atmosferini değiştirebilirsiniz.

Eğer masa örtüsü dantelli değil de kaba kumaştan olursa, ya da masa örtüsü olmayıp da gaz lambası olursa, karşımıza çok farklı bir akşam yemeği çıkar. Koşullar oyun tarafından yönetilir, hayal gücünüz oyunun istemlerine denk olmalıdır.

Hayal gücünüze egzersiz yaptırmak için bilgi dağarcığınıza daha yüksek değer biçmelisiniz. Siz bir görüntü deposusunuz, ama sadece gördüğünüz görüntülerin değil, hayal ettiklerinizin de. Bu görüntüler çok güçlüdür. Kontak anahtarınızı çevirirler, bedeninizi ve aklınızı birleştirirler.

Şu andan itibaren sadece hayal gücü kuvvetli bir yaşam sürmelisiniz. Hayali koşullar içinde görecek ve oynayacaksınız. Bunu yapmak hayal edebildiğiniz her şeyin içinde sizin için bir gerçeklik payı olduğunu kabul ettiğinizde zor olmaz. Oyuncunun işini hayal ürünü olanı gerçek kılmaktır. Eğer bir limon ağacına ihtiyacınız varsa ve hayatınızda hiç limon ağacı görmem işseniz, kendinize bir tane yaratabilirsiniz; ve onu ne kadar ayrıntılarla donatırsanız onu görmüş olduğunuza da o kadar çok inanırsınız.

Bir şeyi hayal ediyorsunuz, öyleyse o vardır. Oyunculuğun çoğu gördüğünüz ve yaptığınız şeylerle ilgili anlık bilgiye dayanır. Hayal gücünüzün süzgecinden geçen her şeyin yaşamaya hakkı vardır.

Kolay bir egzersizle başlayalım . Bir taşra yolunda yürüyorsunuz, nerede olduğunuzu bilin. Gökyüzüne bakın. Güneş nerede? Gölgenizin uzunluğu ne kadar? Yol neye benziyor? Engebeli mi? Gölgenizin şeklini bozuyor mu? Gökteki bulutlar neye benziyor? Ne tür kuşlar görüyorsunuz?

Yol kenarına çit çekilmiş, ötesinde çayır var. Çimler ne kadar yeşil? Ne uzunlukta? Üzerinde otlayan inekler var mı? Eğer varsa ne renkler? Bana inekleri gerçek ve mantıklı yapacak üç dört tane şey söyleyin.

Uzun bir dal yola düşmüş. Bu olalı ne kadar süre geçmiş? Üzerindeki yapraklar hâlâ yeşil mi? Ya da dal uzun süre önce ölmüş m ü? Onu düştüğü yerden kaldırıp çimlerin üzerine fırlatmak ne denli zahmetli?

Sağa sapan bir toprak yol görüyorsunuz. Onu takip edin. Kenarında ne tip ağaçlar yetişiyor? Meyveleri var mı? Meyveler olgun mu?

Yolun sonunda ahşap bir köprü var. Sağlam görünüyor mu? Korkulukları neye benziyor? Bir göletin üzerine kurulu bu köprü. Gölette ne tip balıklar görüyorsunuz? Su balıkları görmek için çok mu çamurlu? Göletin diğer yanında iki ağaç arasında bağlı bir halat var. Üzerinde giyecekler asılı; çocuk pijamaları, çoraplar, kot bir erkek gömleği, eski bir mutfak masa örtüsü, bir tulum.

Tuluma bakın, biçimine dikkat edin. Ne denli solmuş? Hangi noktalar onarılmış, ne sıklıkta? Masa örtüsünde nasıl bir desen var? Çam aşır ipinin altındaki çimler ne uzunlukta?

Şimdi gördüklerinizin tamamen sizin.

Bir oyunda oyun yazarı size asla size ait bir masa örtüsü vermez. Bu sizin işiniz. Metinde yalnızca "masa örtüsü" yazar. Ne kadar eski olduğunu, ne kadar buruşuk olduğunu, havının ne kadar dökülmüş olduğunu, ne kadar taze ya da ne kadar kolalı olduğunu belirlemek size kalmış. Onu canlı kılmanız gerekecek.

Eğer oyun yazan güzel bir günden söz ediyorsa, masmavi, pamuk gibi bulutlarla ve kuş sürüleriyle dolu bir gökyüzü hayal et­meniz gerekecek. Günün neresinin bu kadar güzel olduğunu keşfetmek size kalmış. Oyun yazarı size asla sizin olan bir taşra yolu vermez. Sadece, "Bir taşra yolunda yürüyorum ," der, ayrıntıları tedarik edecek olan sizsiniz. Örneğin "Tozlu, pas rengi bir yol. Her iki yanında mısır tarlaları var."

Siz sahne üzerinde çalışırken, oynayacağınız onun canlılığıdır, gerçekler değil. Gerçekler, siz her şeyde bir yaşam olduğunu fark edene kadar ölü olarak kalacak. Oyuncu olarak, bize yaşamın mucizesini sunmalısınız, gerçekleri değil. İzleyiciye yaşamı vermelisiniz, ölümü değil.

Tiyatroda yaşam , oyunculuktan para kazandığınız zamandır diye bir şey yok. Sözleşme imzaladığınız ya da bir oyunda oynadığınız zaman da değil. Anladığınız zaman. Eğer anlarsanız, niye oynamak istediğinizi bilirsiniz; eğer anlamazsanız, oynamak istemezsiniz.

Siz ressamsınız. Palet sizin içinizden gelir. Boyadığınız sözcüklerin altında siz varsınız. Eğer öyle değilse sözcükler boş demektir. Ayrıca kendinize bağnaz Amerikan etiğini örnek alıp da duygusal olarak boğulmayın. İngiltere'de oyunculuk Kraliçe Elizabeth zamanına dayanıyor, Victoria'ya değil. Şimdi başka bir egzersiz yapalım . Bir Çin imparatorunun kaftanını hayal edelim. Amerikalılar olarak sorunlarımızdan biri de yaklaşım tarzımızın fazlasıyla pratik olması, gereksiz görülen şeylere o kadar kapalıyız ki, her şeyi kendi düzeyimize indirgiyoruz. Oysa hayal gücü daha geniş, daha güzel, daha heyecan verici bir dünyada yaşamamızı sağlar.

Önce imparatorun kaftanının kumaşına göz atın. Kaliteli ketenden mi yapılmış? Yoksa ipek m i? Ağırlığı ne kadar? Kırmızı mı? Altın rengi mi? Hangi tonda? Ne kadar uzun? Üzerinde ne deseni var? Dikişler ne kadar ince? Desenin içeriği doğadan mı? Bir ağacın yapraklan? Bir kuşun kanatları? Gerçekçi bir kuş mu hayal ürünü bir kuş mu? Desen simetrik mi? Soyut mu?

Burada "doğru" yanıt yok. Yanıtlamaktaki amacınız da beni memnun etmek değil. Amaç tamamen kendi hayal gücünüzü, kendi hevesinizi ateşlemek. Tabii bir de izleyiciyle iletişim kurmak. Öğrencilerimden biri bana benden korktuğunu söylemişti, güldüğüm zamanlar dışında. Ona bu durumda kendisini sınıfta bıraktığımı söyledim. Tiyatroda pek gülümseme yoktur. Eğer ona olacağı izlenimini verdiysem , onu kargaşa ve mutsuzluk dolu bir kariyere hazırlıyorum demektir. Memnun etmek zorunda olduğunuz kişi kendinizsiniz. Ama kendinizi kolay beğenirseniz bir yere varamazsınız. Mümkün olduğunca istemlerinizin fazla olmasına çalışmalısınız.

Pekâlâ, kim Çin imparatorunun kaftanım hayal etmek istiyor? Peki Jennifer.

JENNİFER: Benimki işlemeli turuncu bir kaftan.

STELLA: Müdahale etmek zorundayım Jennifer. Küçük bir kız gibi konuşuyorsun (Taklit ederek) "Benim ki işlemeli turuncu bir kaftan... Nokta." Çok hızlı gittin. Noktaya ulaşmak için çok acele ediyorsun. Kaftanı betimleyen ben olsaydım şunun gibi bir şey derdim : "Turuncu bir kaftandı, çok parlak turuncu bir kaftan." Benim onu gördüğüm ama o anda betimlemek için uygun sözcükleri bulamadığım için zorlandığım duygusuna kapılırdın.

JENNİFER: İşlemeli turuncu bir kaftan gördüm . İmparatorun sırtından yarım metre kadar sarkıyordu. Kenarları zümrüt ve elmaslarla süslenmişti, arkasında çaprazlama yakut ve zümrüt parçaları vardı, üstü elmaslarla doluydu.

STELLA: Çok daha iyi, ama hâlâ tam doğru değil. Üzerine çalışılmış cümleleri tekrarlıyorsun. İlk defa gördüğünü, açık ve net bir şekilde gördüğünü hissetmiyorum . Bana zümrütleri ve elmasları anlatıyorsun, çünkü istediğimin bu olduğunu düşünüyorsun.

JENNİFER: (Uzun süre bekledikten sonra) Uzun, güzel, değişik bir işlemeli kaftan görüyorum . Çok parlak tonda bir turuncu. Kenarlarında pembe ve beyaz kakım kürkü var. Omuz­ları pırlantayla bezenmiş, pırıl pırıl parlıyor. Sırtı daha da çarpıcı, ve bir dizi zümrütle yakut çaprazlama sıralanmış. STELLA: Bu sefer gerçekten gördünüz; Jennifer da gerçekten konuşuyordu. Kullandığın sözcükler bile daha canlı ve doğaldı. Betimini genişleterek geliştirdi. Jennifer bu sefer kaftanı anlatırken kıkırdamaya başladı, fark ettiniz mi? Çok belirgindi. İlk defasında sadece naklediyordu, ama son denemesi gerçekten oyunculuktu.

Bir gazeteyle sahne arasında büyük fark vardır. Bir muhabirin nesnel ve soğukkanlı olması gerekir. Oyuncununsa, tutkuyla dolup taşması gerekir. Eğer çok soğukkanlıysa sahneye çıkmak yerine bir şirketin genel müdürü olması daha yerindedir.

Televizyon bizi o denli cansızlaştırdı ki, bir vücudu ortadan ikiye kesip de hiçbir şey hissetmeyen bir cerrahtan farkımız kalmadı. Doktor, anestezi altındaki hastalardan daha az şey hisseder. Bir ameliyathanede böyle olması gerekli, ama sahnede bunu yaparsanız hasta ölür.

Bir ikilemimiz var. Gördüklerimizin dümdüz ve ilgi çekmekten uzak olmasını istemiyoruz. Ama abartıp da insanların gözüne sokuyormuş gibi görünmek de istemiyoruz. Bunun çözümü sahici ve içten olmaktan geçer. Ne kadar çok ayrıntıyı hayal edersek, tepkilerimiz de o kadar dürüst, inanılır ve enerjik olur. Oyunculuğun onda dokuzu gördükleriniz ve yaptıklarınıza dair anlık bir bilgiden ibarettir. Oyuncu bir yazar gibidir, onunla konuşun bir sürü izlenime sahiptir. Oyuncu, "Ben pastırmayla yumurta istiyorum ," demez. Bu işsiz bir tezgâhtarın konuşma tarzıdır.

Oyuncu pastırmayla yumurtayı aldığında onları tabakta görür, yanlarında domates, biber ve soğanla birlikte. Garsonu görür, masayı ve bütün koşuşturmacasıyla lokantayı görür. Yerlerin kirli masanınsa temiz olduğunu, çayın çok açık olduğunu ve fincanın çok küçük olduğunu, bu yüzden de sürekli garsonun dikkatini çekmesi gerektiğini görür.

Çevresine bir bakar ve m asalarda oturan insanların birbiriyle hiç ilgilenmediğini fark eder. Herkesin acelesi vardır, bakışları ortada boş boş gezinmektedir. Bazen içeri kim giriyor diye kapıya doğru bakarlar.

Bir oyuncu bütün bunları özüm ser. O raya gidip yemeğini yiyip hesabını ödeyip kalkmak ona göre değildir. Orada yaşar, izler, görür ve anlar. Kendisine bir oyun yazarının ya da ressamın yapacağı gibi nerede olduğunu, baktığı şeyin ne olduğunu sorar.

Oyuncu olarak bize yaşamın mucizesini sunmalısınız, yalnızca kuru gerçekleri değil. Çavuş Joe Friday sadece gerçekleri ister, çünkü o bir polistir. İnsanları sakin tutmak ister, sizse onları kışkırtmak. Hayal gücüne canlılık kazandırmanın bir yolu onu mantıksıza doğru iteklemektir. Biz bilim adamı değiliz. Her zaman makul ve mantıklı şeyler üzerinde çalışmak gibi bir zorunluluğumuz yok. Bir gözlüğe bakarak hayal gücümü seyahate çıkarabilirim. Sanırım gözlük takan çok kişi vardır, ama genelde çirkin gözlüklerdir bunlar. Basit iki cam parçası. Görüş kalitesini arttırmaktan başka bir fonksiyonları yoktur. Ben de eskiden gözlük takardım, ama bıraktım. Sanırım bu fedakârlığı yaptım çünkü camın bana verebileceği hiçbir şey yok. Bu camların içinde şarap ya da viski olsa kendinizi daha iyi hissetmez miydiniz? Ama tek başına bu camın hiçbir kişiliği yok.

Gözlüğün çerçevesi opak. Opak olan taşları bilir misiniz? Hani şu soluk yeşil olanlar, ölümün renkleri. Kehribar olanları güzel, örneğin kehribar küpeler. Kehribar küpeler renk değiştirir. İnsanlar Paris dışında hiçbir yerde kehribar takmıyor artık, ama orada dükkânlar kehribar dolu. Fransızlar için bir şeyden vazgeçmek çok zordur.

Eğer psikiyatr olsam buna serbest çağrışım testi diyebilirdim, ama bundan daha kişisel ve içe dönük olmasını isterdim. Oyunculukta buna "yolculuk" diyoruz. Bir nesne seçiyorsunuz, ve o nesnenin hayal gücünüzü götürdüğü yere gidiyorsunuz. Ben kırmızı bir sandalye görüyorum , o beni Venedik'e götürüyor; Venedik bana El Greco'nun Metropolitan'daki kardinal portresindeki kaftanın gölgesini anımsatıyor.

İpek bir çiçeğe bakmak beni San Francisco'daki Çin Mahallesine götürüyor; antik saatlere, akupunkturcunun ofisine, akşam ye­meği sonrası bir sanatçıyı dinlemeye, anne babamın portrelerine götürüyor. Bu egzersizde bildiğinizin farkında olmadığınız şeylerin farkına varıyorsunuz. Kullanılmış mobilyalar satan bir dükkânda gezinmek gibi adeta. Karşınıza ne çıkacağını ya da neyin işinize yarayacağım asla kestiremezsiniz. Zaman zaman hayal gücüm üzün ortalıkta cirit atmasına izin verebiliriz. Bazen de dizginlerimizi elimize alıp onu biz içeri almak durumunda kalırız.

(Stella Adler - Aktörlük Sanatı adlı eserinden alınıştır.)

milli-eğitim-bakanlığı

©2016 Replik Sanat Eğitimleri Kurumu ® Her hakkı saklıdır.

Bize Ulasin